bilgisalonu 4 Takipçi | 0 Takip

DİL SÜREKLİ GELİŞEN, DEĞİŞEN, CANLI, SOSYAL BİR VARLIKTIR

2009-04-08 13:28:20

 

Dil, kalıplaşmış, değişmez, durgun (statik) bir yapıya sahip değildir. Aksine, kendi yapı ve işleyişinin gerekli kıldığı özelliklere, tarihî, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak, zaman içinde az çok değişip gelişerek yol alan sürekli bir akış halindedir. Ünlü dilbilimci, Wilhelm von Humboldt, bu gerçeği dilin bir eser (ergon) değil, bir faaliyet (energia) olduğu şeklinde dile getirmiştir. Eğer dil, bir eser olsaydı, bir kere oluştuktan sonra bir daha hiç değişmemesi, olduğu gibi kalması gerekirdi. Halbuki, dil bir değişme ve gelişme gücüne sahiptir. Bu gücü dolayısıyla dilbilimciler tarafından, sürekli olarak yenilikler doğuran bir kaynağa benzetilmiştir. Tarih boyunca akıp giden bu değişme ve gelişmeler sebebiyle, ister istemez dillerin tarihlerinde de birbirinden farklı safha ve dönemler ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesi'nin Selçuklular, Beylikler. Osmanlı, Tanzimat, Servet-i Fünün ve nihayet Millî Edebiyat dönemleri arasındaki safhalaşma farkları bu durumun sonuçlarıdır. Türkçemizin VIII. yüzyıla ait kesimi ile bugünkü kesimi arasında ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı bakımından birtakım ayrılıkların bulunması da dilin canlı, dinamik bir yapı ve işleyişe sahip olmasından ileri gelmektedir. Bundan dolayı, dil elbette canlı bir sosyal varlıktır; canlı bir sosyal kurumdur.

 

Dildeki bu genel özellik, eskiden işlek olan bazı ek ve sözleri zamanla kullanılıştan düşürerek, terkedilmiş, ölü ek ve kelimeler durumuna getirebilir. Örnek olarak; isimden isim türeten ve kalıntılarım erdem, yordam, çiğdem, kelimelerinde gördüğümüz +dam/+dem-eki ile varlığım boynuz, diz ve ikiz kelimelerinde belli eden eski +z ekini gösterebiliriz. Artık bugün bu ekler. varlıklarını ancak belirli kelimelerde devam ettirebilmekte, yeni türetmeler yapmamaktadırlar.

 

Bunun gibi, eski körk ve körklü kelimeleri de kullanılıştan düşerek bugün yerlerini güzel ve güzellik kelimelerine bırakmışlardır. Aynı durum, yalnız bir dilin ekleri ve kelimeleri için değil, hatta müstakil diller için bile söz konusudur. Milattan birkaç bin yıl önceki devirlerin canlı ve yaşayan dilleri olan Hitit, Akad ve Sümer dilleri, çeşitli etkenler altında zamanla varlıklarını kaybederek ölü diller durumuna düşmüşlerdir. Bugün bu dillerin vaktiyle yaşamış olduklarını, ancak arkeolojik kazılar ile bize kadar gelebilen tabletlerden, çeşitli belge ve metinlerden anlıyoruz. Buna karşılık dilde kendi kendini yenileme, yeni ek ve kelimeler ortaya koyma özelliği de vardır.

 

Eski Türkçedeki - tacı /- teçi, Eski Anadolu Türkçesindeki - ısar/-iser, - ası/ -esi gelecek zaman eklerinin yerine Türkiye Türkçesinde XV. yüzyıldan sonra -acak/-ecek gelecek zaman ekinin geçmiş ve çeşitli görev dallanmaları ile bugüne kadar gelmiş olması, dilin yapısındaki bu dinamizm ve canlılık ile ilgilidir.

 

Eski Türkçe'de "kötü" anlamına gelen yabız kelimesi geçirdiği ses değişikliğine koşut olarak bir anlam değişmesine ve iyileşmesine uğrayarak "iyi" anlamındaki yavuz kelimesini oluşturmuştur. Yine dildeki bu canlılık ve esneklik dolayısıyla, zaman zaman kelime ve ek grupları arasında da birbirine geçişler olabilmektedir. İyi çocuktur cümlesindeki iyi sıfatının iyi bilirim cümlesinde bir zarf olarak kullanılışı, dilin durağan değil canlı bir faaliyet oluşu ile ilgilidir. Aslında bir isim çekimi eki olan +n vasıta hali (instrumentalis) ekinin, sonradan için için yanmak, uğrun uğrun gitmek, yazın, kışın, güzün örneklerinde görüldüğü gibi, zamanla birer zarf türetme özelliği kazanmış olması da doğrudan doğruya dilin bu canlılık niteliği ile ilgilidir. Görülüyor ki, dil, insan varlığının her anma karışan bir sosyal kurumdur; hayatın kendisi kadar canlı ve karmaşıktır. Ancak, özellikle belirtmek gerekir ki, her insan ve her toplum, yalnız kendi zamanının dilini kullanır. Geçmiş devirlere ait bir dili kullanamaz. Canlı olan dil; yaşayan, halen konuşulan ve yazılan dildir. Geçmiş devirlerin dilleri artık tarihe mal olmuştur. Canlılıklarını, kendilerinin devamı olan. bugünkü kollarına aktarmışlardır. Söz gelişi Türkiye Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin, dilin iç ve dış yapısında meydana gelen bazı değişme ve gelişmelerle bugüne uzanmış olan bir devamıdır.

 

Şimdi gelelim dilin sosyal bir varlık, sosyal bir kurum oluşuna:

 

Yukarıda dil-düşünce bağlantısını açıklarken, dilin, insanın iç dünyası ile dış dünyası arasında bağlantı kuran bir araç olduğunu söylemiştik. Bu da öncelikle konuşma ile gerçekleşir. Ancak, konuşmanın gerçekleşebilmesi için insanın tek olarak bulunması yeterli değildir. Bir kimse düşünce ve duygularım konuşma yoluyla başkalarına aktarabildiğine göre, dilin var olabilmesi, aynı zamanda insan topluluklarının varlığına bağlıdır. Eğer insanlar toplum halinde yaşamamış olsalardı, dile ihtiyaç duyulmaz, dil olmasaydı, o zaman da insanların bir arada yasayarak bir toplum oluşturmaları söz konusu olmazdı. Bu itibarla, dil. tek bir insan varlığının olduğu kadar toplum varlığının da ayrılmaz bir parçası ve temel taşlarından biridir. Yalnız konuşma yönü ile kişinin, kişiler arasında bir anlaşma aracı olarak da bütünü ile toplumun eseridir. Dilin toplumla olan bu yakın bağı onu sosyal bir kurum haline getirmiştir.

 

Ayrıca, dil, oluşma ve gelişme şartları bakımından da toplumun eseridir. Dildeki kelimeler, kelime dizileri ve o dili işleten kurallar ile toplumun bütün fertleri arasında, bilinmeyen uzak devirlerden başlayarak alışkanlık halinde süregelen bir ortaklık oluşmuştur. Sanki Türk toplumunun bütün insanları birleşmişler de dağa "dağ", taşa "taş", pınara "pınar" ve yola "yol" deme konusunda gizli bir anlaşma yapmış gibidirler. Canlı ve cansız varlıkları ve nesneleri adlandırma, kelime dizilerini anlamlı birer söz haline getirme konusunda başvurdukları yollar ve kurallar hep ortaktır. Hiç kimse ben geçmiş zaman -mış /-miş ekinin yerine -maç/-meç ekini, gereklilik eki -malı /-meli yerine -tak /-tek ekini kullanacağım, dağı herkesten başka bir isimle adlandıracağım, yemyeşil yerine yeşilyem diyeceğim diyemez. Dil, kendi ilke ve kurallarını onu kullanan toplum bireylerine, olduğu gibi kabul ettirmiştir. Herkes ona uymak zorundadır. Bu sebeple, bütün sosyal kurumlar gibi, dil de toplumun üstünde bir benlik kazanmış ve topluma hakim olmuştur. Dilin sosyal bir varlık oluşunun anlamı da budur.

 

Esasen dilde geçerli olan kurallar ve kanunlar, onun sosyal bir varlık olduğunun tanıklarıdır. Çünkü bu kurallar, o dilin kendi yapısının, işleyişindeki özelliklerin ve o dili konuşan toplumun kendi dil dünyasının ve dil anlayışının ortaya koyduğu ortak formüllerdir. Dili, başıboş yol alan bir varlık olmaktan kurtaran, dilin yaşama ve gelişme şartlarını ortak bir düzene bağlayan ölçülerdir.

 

Bu durum, dili yönlendirmek üzere yapılan el atmalarda ve yeni kelimeler türetirken uygulanan yöntemde yukarıda üzerinde durduğumuz dil-düşünce bağlantısı açısından pek dikkatli ve duyarlı olmayı gerektiren bir husustur. Türkçemizde 1932'den sonra dil devrimi dolayısıyla yapılan yeni türetmelerde artı, eksi, baskı, bitki, bilirkişi, bunalım, çözüm, danışma, seçim, hoşgörü, gecekondu, gökdelen, içgüdü, sağduyu, sıkıyönetim, uçaksavar gibi kelimelerin benimsenerek dilde tutunup yaygınlaşması, Türkçenin yapı ve işleyiş ölçülerine uygun türetmeler oluşlarındandır. Buna karşılık bağıntı "bağlantı, betim "tasvir", ekin, ekit "kültür", dural "sakin", dönel, düşün "düşünce", ikircil "şüpheli" tinsel "ruhî" yontu "heykel" gibi kelimelerin yadırganmış ve benimsenip yaygınlaşamamış olmasının sebebi, bunların Türk dilinin yapı, işleyiş, anlam ve zevk ölçülerine; dolayısıyla, dilin bütün toplumca benimsenmiş ortak niteliklerine ters düşen yapılarındandır. Böyle durumlarda, dil ile düşünce arasındaki normal ilişki zedelenmekte; tıpkı, kötü ayarlanmış bir fotoğraf makinesi ile çekilen ve şekilleri hayal meyal fark edilebilen bozuk bir resim gibi, kavramlarda ve düşüncede bulanma baş göstermektedir. Özellikle belirtmek gerekir ki, bir dilin ses kalıpları içine yerleştirilmiş olan sözler, doğrudan doğruya dilin kendisi değildir. Bu kelimelerin anlamı, birer duygu ve düşünce haline dönüştürülebilmesi, ancak gramerin yardımı ile gerçekleştirilebilir. Bir yabancı dil öğrenirken bu durum bütün inceliği ile kendini gösterir. Konuya bu açıdan bakınca, görülüyor ki, gramer, aynı zamanda kelimeler ile ekleri ve kelime dizilerini bir sistem içinde birbirine bağlayarak anlaşmayı sağlayan bir kurallar topluluğudur. O halde, dili düşünceye dönüştüren sağlam vasıta gramerdir. tekrar etmek gerekirse, gramer, bir toplumun, bir milletin düşünce sisteminin yüzlerce yıllık değerlendirme birikimlerinden oluşmuş olan anlatım kalıplarıdır. Bu bakımdan, dilin kendi kurallarına ve işleyiş şartlarına ters düşen kelime kuruluşları ve anlatım şekilleri yaygınlaştıkça, dil ile onu konuşan fertler arasındaki sosyal akrabalık bağları gevşer; dolayısıyla dil ile düşünce arasındaki bağ da zayıflayıp kopmaya başlar. Doğurduğu sonuçlar bakımından, yalnız dilde değil toplumda da çözülme ve bölünmelere yol açar.

 

Dilin sosyal bir varlık oluşunun diğer bir belirtisi de toplumdan topluma değişiklik göstermesidir. Zeka, duygu ve düşünce mekanizması bütün insanlarda ortaktır. Ancak, zihin faaliyetlerinin sonucu, olan kavramların anlam olarak içine yerleştirildikleri kelimelerin ses kalıpları, bütün insanlarda bir değildir. Bu kalıplar genellikle toplumdan topluma değiştiği gibi, bu kalıpların birbirine olan bağlantı biçimleri de toplumdan topluma değişmektedir. Bir toplumda zihinde biçimlenen bir çiçek kavramı, ç,i,ç,e,k seslerinin birleşmesinden oluşmuş çiçek söylenişindeki bir ses ve kelime kalıbı içine sokulurken, bir başka toplumda aynı kavram f,l,o,w,e,r seslerinden kurulmuş flower biçimindeki ses kalıbına, daha başka bir toplumda ise Blume ses kalıbına sokulmuştur. Türkçede birim aramak, derken, biri kelimesi ile aramak mastarı arasındaki bağlantı yükleme hali (akkusativus) eki ile kuruturken, bunun İngilizce karşılığı olan to look for'da bir for "için" edatı (preposition) ile karşılanmıştır. Görülüyor ki, yukarıda sıralanan çiçek, flower ve Blume kelimelerinin hepsi de aynı anlamı taşımaktadır. Bağlantı unsurları da aynı görevi yüklenmektedir. Ancak, aynı anlamı veren ve aynı görevi yüklenen bu ses kalıpları toplumdan topluma değişebilmektedir. Bu durum, daha kapsamlı olarak, kelime ve eklerden oluşmuş dil dediğimiz sisteme aktarılacak olursa, o zaman dili, biçimlenmesi ve işlemesi toplumdan topluma değişen ve her toplumun özelliklerine uygun birer kalıba giren sosyal bir varlık. sosyal bir kurum olarak kabul etmek gerekecektir. Gerçekten de öyledir. Çünkü. bir dil toplum içinde, o toplumun bütün kişilerinin ortaklaşa katkıları ile öyle bir biçim almıştır ki, onu ancak o toplumdan olan kimseler olaylıkla anlayabilir ve kullanabilirler. O toplum dışında kalanların dili kavramaları dilin yapı ve işleyişini özel olarak öğrenmelerine bağlıdır. Demek oluyor ki, birbirinden ayrı toplumlar halinde yaşayan insan toplulukları kendi duygu ve düşünce sistemlerine bağlı olarak ayrı ayrı diller yaratmışlardır. Her ne kadar, dil bütün insanlar için söz konusu olan evrensel bir varlık ise de, onu konuşan ve yazan değişik toplumlarda çeşitli sebeplerle değişik biçimlerde kendini göstermiştir. Burada önemli olan nokta, her topluluğun kendisi için gereken kelime ve şekilleri yaratabilmiş olmasıdır. Konuya yalnız söz dağarcığı açısından bakıldığı zaman bile, bazı dillerde birbirine yakın kavramları anlatan pek çok kelime bulunduğu halde, bazı dillerde böyle bir çeşitliliğin olmaması, doğrudan doğruya o dilin sosyal özellikleri ile ilgilidir. Söz gelişi Türkçede devenin rengini gösteren bir tek deve tüyü kelimesi bulunduğu halde, Arap dilinde bu rengin ton farklarını gösteren, birçok hatta yüze yakın kelimenin varlığından söz edilmesi, Arap toplumunun yaşayış özelliklerinden ve devenin Arap toplumundaki önemli yerinden ileri gelmektedir. Bizim dilimizde de bunun yerini at türleri ve at renkleri almıştır. Yine dilbilimcilerin verdikleri bilgilere göre, Bolivya ve Peru'da yaşayan Aymara adlı Kızılderili kabilesinin dilinde sadece patates çeşitlerini anlatmak için 200 ayrı kelime kullanılmaktadır.

 

Eskimolarda, "kar" in yaşama düzeni bakımından taşıdığı önem dolayısıyla, yavaş yavaş yağan kar, kuru rüzgarla savrulan kar, toz halinde uçuşan kar, ıslak olarak buzlanmış kar, üstü buz tutmuş kar, ev yapmakta kullanılan ve kalıp halinde kesilebilen kuru kar türleri için hep ayrı ayrı kelimeler bulunmaktadır. Görülüyor ki, diller, toplumların duygu ve düşünce tarzına, sosyal durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına. tarihteki geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişme ve gelişmelere göre, şekil ve işleyiş bakımından birbirinden ayrı birer biçimlenmeye uğramışlardır. Nitekim dilbilimci W. Whorf'un ortaya attığı dil - dünya görüşüne göre de her yaşama düzeninde yer alan anadil içinde belli bir dünyacık, bir mikro-kozmos bulunmaktadır. Dilde gizlenen bu dünyacık dıştaki tabiat dünyasının küçük bir modeli gibidir. Ana dilini öğrenmeye çalışan çocuk, bir yandan çevresindeki dünyayı tanırken, bir yandan da ana dilinde yer alan bu küçük dünya modeli, çocuğun bütün düşüncesini biçimlendirmekte ve içinde bulunduğu sosyal yapı ile ağlantılı olarak dış dünyayı bu açıdan görmesini sağlamaktadır. W. Whorf’un hocası Amerikalı antropolog dilci E. Sapir'e göre de, her dil toplum gerçeğini ayrı bir yönden aksettirdiği için, ayrı toplumların dünyaları birbirinden farklıdır. Türkçe ile Arapçanın, Arapça ile İngilizcenin, İngilizce ile Almancanın, Çince ile Japoncanın yapı ve işleyişleri bakımından birbirini tutmaması, dilin değişik toplumlara göre değişik biçimler alma özelliğinden ileri gelmektedir. Durum böyle olunca, dil bir başka yönüyle, belirli toplumlar arasında anlaşma aracı olarak kullanılan bir sosyal varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak, İngilizce genellikle İngiliz toplumunun; Amerikanca Amerikan toplumunun, Japonca Japon toplumunun, Türkçe de Türk toplumunun varlığı ile söz konusudur

2297
0
0
Yorum Yaz